31 Ocak 2016 Pazar

Bir Küçük "Hiçbir Şey" Hikayesi

Merhaba Sevgili Takipçi Aday Adayım! 
Ben sana uzaktım, nakıştım, bakıştım, bloga uğramamak gibi büyük işlere kalkıştım kusura bakma... Bende huydur, aklımdan oyunlar oynarım. Her insanla konuşmadan -onun bilmediği- bir bağ kurarım ikimizin arasında. Mesela hayatımdaki çoğu insan için bu insan bir şarkı olsaydı ne olurdu diye oyun oynardım eskiden. Bir süre sonra bu oyun değişti her insanla bir şarkımız oldu. Geçen radyoda Ahmet Kaya Hiçbir şeyimsin çaldı... İki kişilik bu şarkı tek kişiye düştü. Şarkının benim gözümdeki sahibiyle artık görüşmüyoruz. Sonra denizden çıkıp sıcacık kuma basar gibi içim ısındı birden. Sonra aniden aklıma şiirin asıl sahibi geldi.  Açtım onun sesinden bir kez daha dinledim şiiri. 
Attilâ İlhan'ın öldüğü günü hiç unutmuyorum. 9 yaşındaydım. Kahvaltı masasındaydık haberi duyduğumuzda. O zamanlar çok etkilememişti beni. Bunu hiç unutamam birde Kazım Koyuncu'nun öldüğü günü hiç unutamam. Bazen hayatınızdaki bazı sahneler fotoğraf gibi kazınır zihninize. Hatırımda kalan sahnede de ünlü şapkasıyla çekilmiş fotoğrafı ve koskoca puntolarla yazılmış bir “An gelir Atilla İlhan ölür” yazısı...
Aslında yaşıma bakılırsa hatırlıyor olmam biraz garip fakat zihnimde o kadar ‘an’lar var ki bazen onların yaşanıp yaşanmadığı konusunda kuşku duyuyorum... 
Neyse benim iç sesimi bir kenara bırakıp asıl anlatmak istediğim hikayeye gelelim, lafı çok dolandırdım sanırım biraz kafanı karıştırdım. Ben sana bu şiirin hikayesini anlatmaya geldim, daha doğrusu aracı olmaya geldim. Çünkü bazen çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri aslında bilmiyoruz. Ya da ayrıntıları merak etmiyoruz. Aslında çağımızın sorunu da bu bence yeterince merak etmiyoruz. Eminim sende bu şiirin bestelenmiş halini defalarca dinledin ama bir kere araştırmak gelmedi aklına. Bir kere olsun nasıl insan hem “benim” hemde “hiçbir şeyim” olabilir diye düşünmedin.

Böyle mutfak masasında ayaklarımı uzatıp çay içerken hep böyle şeyler düşünürüm. Ezgileri değil sözleri anlamaya çalışırım. Hep anlamaya çalışırım.


Kaptanın hemen hemen her kitabının sonuna hazırladığı bir 'Meraklısı İçin Notlar' kısmı var. Kitabın en sonunda yer alıyor ve okuyucuya ayrıntılı bilgiler veriyor. Çifte kavrulmuş bir keyif anlayacağın...


Yine hızımı alamayıp girizgahı fazla uzun yazdım, olsundu sende beni böyle seviyordun... Şimdi karanlığa yıldız olabilen bir “hiçbir şeyin” hikayesini Attila İlhan’ın kendi satırlarından okuyorsun..
“O yıllarda özellikle İzmir'de, bazı genç kızlar, telefonla beni arardı. Kimisi adını verir, kimisi vermez. Bazısıyla Kültür Park'ta ya da Karşıyaka'daki bir deniz kahvesinde buluşuruz, söyleşiriz. Bazısı 'meçhul' kalmayı yeğler, sadece telefonla söyleşir. Şiir işte bu sonuncu türden bir ilişkinin etkisiyle yazıldı. Kim olduğunu hala bilmediğim o genç kız, en çok da geceleri beni arar, sıcak, biraz kırık sesiyle dakikalarca konuşurdu. Ben de konuşurdum elbet. Allah bilir ona neler anlatırdım. Derken, dönüp dolaşıp onun benim neyim olduğu sorusuna takıldık, sıcak bir yaz akşamı gibi hatırlıyorum, sen dedim benim hiçbir şeyimsin. Sonra bu yeni şiirin ilk mısrayı oldu. Şiiri bitirip ona okuduğumda adamakıllı içlendiğini hatırlıyorum. Kimdi dersiniz?” 

Çok ilginç bir hikaye değil mi? Özellikle bu devirde. Özellikle okuduğun bu zaman diliminin içinde. Aynı şeyleri yaşamıyor muyuz? Bir keresinde “İnternet, yeni çağın dans salonudur” diye bir cümle kurmuştum bir anonime. Ne kadarda haklıymışım. Birini internet üzerinden görüyoruz, beğeniyoruz. Kendimize göre bir karakter hazırlıyoruz onun için, onun gözlerine. Onunla tanışıyoruz ve ona yakıştırdığımız davranışlar tarafından uçurumdan aşağı itiliyoruz. Kim bilir o kadın ne düşünmüştü, kim bilir kimdi ve neler hissediyordu?

Yıllar geçiyor, her şey aynı kalıyor. Sadece kullandığımız iletişim araçları değişiyor. Aslında katibine mendil atan kadının da telefonlarda saatlerce sıcak ve kırık sesiyle konuşan kadında aynı. İnsanlar hep aynı. Fakat aynı zamanda da çok farklılar. Bu yüzden bağırın ulan “Dünya değişir ve hep aynı kalır..” diye... Bir daha ki yazıya kadar sağlıcakla! Şiiri buraya besteyi buraya bırakıyorum...

10 Ocak 2016 Pazar

okul uzaktan, müze yakından!



Merhaba Sevgili Takipçi Aday Adayım!

Günün birinde benim gibi bir müzesevere çok güzel bir ödev vermişler. Bende durur muyum yapıştırmışım cevabı koşmuş gitmişim yine.

Arkadaşlarım, açık ve uzaktan eğitimin fazlasıyla "uzaktan" olması çok hoşuma gidiyor. Okul uzaktan ama müze yakından güzel, bilirsiniz işte.

Bende düştüm yollara, İstanbul Arkeoloji Müzelerine gittim. Şöyle ki Türkiye'de müzeciliğe verilen değeri hepimiz biliyoruz. Ben daha öncede gitmiştim bu müzeye emin olun yıllardır pek bir aşama kaydedememiş. Tarihi yarımadayı santim santim gezip yanımdaki müzeseveri çocukluğumu anlatmayı çok severim. Benim tarihi yarım adadaki çocukluk anılarım anlatmakla bitmez... Beni bırakıp müzeye geçelim hemen...

İstanbul Arkeoloji Müzeleri 1891 yılında Osman Hamdi Bey tarafından kurulmuş. Osman Hamdi Bey'i tanırsınız, Kaplumbağa Terbiyecisinden... Hiç mi?? Tamam olsundu... Müze; Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi...


Medusa
Kısaca geçmişi şöyle... 1887-88 yılları arasında dönemin en önemli keşfi olarak kabul edilen Sidon (Sayda, Lübnan) Kral Nekropolü Kazıları’ndan İstanbul’a getirilen İskender Lahdi ve Tabnit Lahdi gibi önemli eserlerin sergilenebileceği bir müze binasına ihtiyaç duyuluyor. Bunun üzerine arkeolog, ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey kollarını sıvıyor ve onun önderliğinde Müze-i Hümayun yani İmparatorluk Müzesi adıyla 1891’de ziyarete açılıyor Arkeoloji Müzesi…

Müze, Alexandre Vallaury tarafından inşa edildikten sonra 1903 ve 1907 yıllarında sol ve sağ kanadın eklenmesi ile bugünkü Ana Müze Binası oluşuyor. Arkeoloji müzesi genel olarak Ana Bina ve Ek Bina olarak ikiye ayrılıyor.

Müzenin mimarı abimiz, müzeyi yaparken bu eserler arasında en önemlileri olarak sayılabilecek Ağlayan Kadınlar Lahdinden ilham alıyor, müzenin dışındaki kadınlar hep bu yüzden...

Asıl müze Arkeoloji Müzesi, diğerleri sonradan dâhil ediliyor. Misal Eski Şark Eserleri Müzesinin varlığıysa yine Osman Hamdi Bey vesilesiyle ortaya çıkıyor. Şimdiki Eski Şark Eserlerinin olduğu bina yani eski adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi zamanında güzel sanatlar alanında eğitim vermek üzere kurulmuş bir yüksek okulmuş. Osman Hamdi Bey, okulun Arkeoloji Müzesi’ne yakın olması gerektiğini düşünüp  Mimar Alexandre Vallaury’den Okulu müzenin ana giriş kapısının karşısına, Çinili Köşk'ün yanına inşa etmesini istemiş.  İlk başta okul olarak kullanılıp daha sonra müzeye tahsis edilmiş.


Renkli Sır Tekniğinde Çini Mihrab 1432
(Mihrabıım diyereeek)
Müzenin 3. Kısmı da Çinili Köşkten oluşuyor. Çinili Köşk aslen Topkapı Sarayına ait, hatta bazı kaynaklar Sırça Saray diyede çağırıyor onu. Müzede İznik, Kütahya, Çanakkale yapımı Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait çini ve seramikler sergileniyor. 2000’den fazla eser varmış duyduğuma göre.
Şöyle kabaca müzeden bahsetmek istedim fakat o kadar çok ayrıntısı var ki hepsine tabi ki yer veremedim. Arkeoloji Müzelerini çok severim, beni hep heyecanlandır. İstanbul Arkeoloji müzeleri Dünya sıralamasında ilk 10'a giriyor, bu haliyle ilk 10'daysa azıcık ilgi gösterilse Dünya'yı sallar herhalde... Söylesene tarih koklamak kimi heyecanlandırmaz ki? Kim bilir bilmediğim ne çok ayrıntısı vardır. Kim bilir onları yapanlar binlerce yıl önce neler düşünerek yaptı? Ne çileler çekti ya da neye üzüldü neye sevindi? Aklımda bir sürü soru... 

Sadece canımı acıtan, müzenin çevresinde öyle sıradan bir parçaymış gibi attıkları tarihi eserler. Başka ülke olsaydı ne yazık ki bu parçaların değeri bilinebilirdi. Taşı toprağı altın olan bu şehrin o kadar kıymetini bilemiyoruz ki bu beni çok üzüyor... Bu gece bu yüzden ağlayacağım...
Neyse canımın içi takipçi aday adayım benim bir gezi günüm böyle geçti. Umarım bu duygular sizi de heyecanlandırıyordur, bir dahaki yazıya kadar sağlıcakla! 

8 Aralık 2015 Salı

Çok Canım Sıkılıyor, Kuş Vuralım İstersen #Kıyıdan


Merhaba Sevgili Takipçi Aday Adayım

Bir yerlerde birileri kulağıma "sen olsan bunların, tüm bu olanların yazısını yazardın, ben sadece yaşamakla yetiniyorum" diyor. Sırf bu cümleler için bile bağıra bağıra yazma istediği doluyor içime.

Zamanlardan birinde bir masada biri aynen şöyle dedi, gözleri dolu dolu, “Neden bunca yükü benim sırtıma verdi, neden sevincimin yanına hüznünü koydu, neden bana bu taşıyamayacağım yükü verdi, neden bunca şey başka insanları da rahatsız etmiyor? Bazen diyorum ki çok fazla. Ben hepsinin altından kalkamayacağım, sonra mecbur napacaksın zaman bu durmuyor akıyor, bitiyor acı, geliyor yenisi…”

Şu son paragraf için hiçbir şey demek istemiyorum, sen tamamla eksikleri. Bağlamı sen oluştur, masaya kimleri oturtmak istersen oturttur.


***

2012 yılı. Bakıyorum şimdi 3 yıl geçmiş. Sürpriz bir tatilin yolculuğunu yapıyoruz. Bazı şeyler hiç bitmeyecekmiş gibi yaşanırken daha sonra çok özleniyor. Yaşarken kıymetini bilmediğimiz zamanlar gibi. "Şimdi olsa nasıl yaşardım" demek gibi. Ne tuhaf giderken 2 şarkı vardı sadece, biri bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?’di o zaman kimleri düşünerek dinlerdim, şimdi kimleri… Şarkılar kalıyor, insanlar değişiyor. Hala her dinleyişimde o yollara giderim, merakla bitmesini beklerim değerini bilmediğim zamanın. Yazamıyorum, oraya olan duygularımı, anlatamıyorum. başkaları olsa anlatır tüketirdi, ben anlatarak kelimelerle kirletmek istemiyorum.

Diğeri de Yeni Türkü- Böyle Gitmez. Kalbimdeki kendini anla diyor Derya. Böyle gitmez, sen bizi sevmiyorsun. Böyle bitmez, içinde bu öfkeyle. Böyle bitmez, eksiğiz ikimizde. Seni ben sulara çizdim, göklere, aynalara… Kalbimdeki kendini anla… Ve bu çocukça çizgilerden al tamamla resmimizi. İlk durakta inen yolcular gibi, yabancıyız seninle yan yana. Belki geç kaldık her şeye ama son bir kez dinle beni. Böyle bitmez, ben diyor bize aşık oldum…

Evet  sevgili takipçi aday adayım ben biraz senin içindekilerin bazı zamanlarda kendi kendine söylediklerinin yazısını yazmaya çalıştım, bunun devamı gelir elbette. Çünkü unutma sen yaşamakla yetinirsin, ben yazmayı denerim. İşte şimdi ben, kendimce, içimdeki birkaç kuşu tek kurşunla uçurdum. Sıra sende! Bir daha ki yazıya kadar sağlıcakla!

26 Kasım 2015 Perşembe

Doğmamış Çocuğa Mektuplar #Kıyıdan


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

Zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya, denize doğru! Sen bunu okuduğun zaman bir yerlerde bir ben denizin olmayan maviliğine bakıp "denize doğru" diye bağırıyor olacağım. Çünkü vücudunun 3'te 1'i su olan bir canlıdan aksini bekleyemezsin.




Ardımda çok şey bırakmadım, kalanları da almadım. İnsanlarda bırakacağınız izler, birilerinin hayatına girmenizin belli sebepleri vardır. Açıklanamayacak sebepler. Kader diyemeyiz buna.

Bugün benim benim için özel bir gün. Aklımda tek bir cümle var "hiç yoktan iyidir."

Aslında bu yazıyı çok önce yazmalıydım yani takip ettiğim birkaç kişi öyle yapıyor. Kitabın daha dumanı üzerindeyken tutup yazısını yazmaya çalışıyorlar. Oysa bir yapıtta en önemli olan şey ne bıraktığıdır. Bir kitabın sende bıraktığını sevebilirsin yalnızca. Yıllar sonra adını duyduğunda sana ne hatırlattığıdır. O yüzden kitabı okuyuşumun 1000. yıl dönümünde kitabın bende bıraktıklarını yazıyorum. Ve öyle bir şey ki ben bu gönderiye taa doğum günümde başlayıp aradan 3 ay 14 gün geçtikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum.

Çeşitli yayınları okurken yıpratmaya özellikle özen gösteririm. Altını çizmeye, bir işaret bırakmaya bayılırım. Yıllar sonra benim kitaplarımı bulan birileri, benim bıraktığım izleri görmeliler diye düşünürüm. Bu yüzden sevdiğim yerleri bolca renklendiririm. Yine aynısını yapmış, renklendirmişken sayfaları, gözüm ilk şu cümleye takıldı:
"...hiçbir şey hiç yokluktan daha kötü değildir, keder korku yaratmamalı dedim, hatta ölmek bile, çünkü kişi ölürse hiç değilse doğmuş olduğunu gösterir bu." 
Böyle insanın aklında dağınık bir sis bırakıyor değil mi? Hak verdin mi bu kararsız kadına? Ben deliler gibi onayladım. Hiçbir şey hiç olmamış olmaktan daha kötü değil. Hiç yaşamamış, hiç ağız dolusu gülmemiş olmaktan daha kötü değil.

Bazılarınız için hastalıklı bir düşünce olabilir bu, bu cümleyi şiar edinen insan cesaretli olur çünkü. Cesaretli olmak zorundadır, riske atmak ve kaybedeceğini bile bile oynamalıdır. Çevremdeki çoğu insan bu cesarete sahip değil. Durum böyle olunca sana da her şey garip gelmiyor mu? Sonuçta bir hayatın var ve sen bunu lâyıkıyla yaşayamıyorsun. Çok zavallıca geliyor kulağa.

Anlatmak istediklerimi sakın yanlış anlama, bunlar birer 'carpe diem' çılgınlığı değil. Bunlar yere basan, haklı sebepleri olan ve haklı sebepleri tek tek sayabilen düşünceler.

Rezil olurum düşüncesini bir kenara bırakmalı artık insan. Artık kendinize bir rezil olma hakkı verin ve bu hakkı dibine kadar kullanın. Ve rezil olurken de sakın unutmayın, hiç yoktan her zaman iyidir. Hiç tanımsızdır, var olmamıştır ve belki hiçbir zaman var olmayacaktır, yok ise tanımlı olduğu halde mevcut ol(a)mayandır...

Evet yaklaşık bir sayfa yazıp kitap hakkında gram spoiler vermeyişim gerçekten takdire şayan... Çünkü bu yazı kitabı okumayanlar için değil, kitabı okuyanlar ve okumadığı halde beyin fırtınası yapmayı sevenler içindi. İkinci seçeneğin daha fazla olduğunu düşünüyor ve yorumlarınızı bekliyorum. Bir daha ki yazıya kadar sağlıcakla!

16 Kasım 2015 Pazartesi

Fuarın Ardından...






Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

Unuttum sandın, bıraktım sandın, zamanı yok artık buralara uğramaz artık dedin değil mi? Gıyabımda neler döndü aklının geniş aydınlığında? Ben hep buralardaydım, okudum yazdım, uyumadım, yedim, içtim, okudum, koştum ama hep buralardaydım. Sadece biraz görünmez oldum. Çünkü ben bilirim ki hayatlarımızda yaşayacağımız her şeyin bir zamanı vardır ve zamanı gelmeden kimse bir yere kıpırdamamalıdır. O yüzden hiç acele etmem bilirsin... Neyse bu konu hakkında diyeceklerim elbette bol ve bu bolluğu başka bir zamana elbette bırakabiliriz.

Aklımın her zaman bir köşesinde 'ne yapabilirim, ne yazabilirim' sorusu vardır, hep bir yenilik arayışı içerisindeyimdir. Hep aklımı farklı aktivitelere yönlendirme hevesindeyimdir. Aklımın içinde olmadığın için bunu tabi ki bilemiyorsun, bu beni şaşırtmıyor...

Tabi durum böyle olunca geçenlerde uzun bir metrobüs yolculuğu yaptım, yaparken de aklıma değişik fikirler geldi. Sürekli yeni bir şeyler öğretme, öğrenme hevesindeyim. Çok uzatmadan girizgâhı kenara bırakıp konuya girelim. Biliyorsun dün bir kitap fuarını daha eskittik. Geçen sene gidememiştim, fuarın hemen ardından bir yazı okumuştum ve ne olursa olsun bu sene gitmeye karar vermiştim. Bir yazar var, çok insanın bilmediği ama benim yakından takip ettiğim, dış dünyayla arama koyduğum büyük çizgide çizginin ilerisinde duran, kimseye duyurmadığım kalemine hayranlık duyduğum biri. Bu nadide karakterli insanın kaleminden dökülen o hikâye beni kolumdan tutup fuar yollarında düşürdü… Keyifli bir gözlem, az birazda alışveriş yaptırdı.

Bir ‘Ayraç’ hikâyesinin bir insanı nasıl sürükleyebildiğine tanık oldum. Her şeyin para olamayacağını, paranın amaç değil araç olduğunu tekrar aklıma yazdıran bir hikâyeye. Günümüz toplum düzeninde bizi sadece sınırsız bir çılgınlıkla ‘satın almaya’ itelemesinin nasıl boş ve önemsiz olduğunun altını bin bir renkle çizen bir hikâyeye. Aslında bu yazıda yazdığım hiçbir kelimenin hiçbir önemi yok, sadece bu hikâyeyle tanıştırmak istedim seni. Ne yazık ki anıları değil, eşyaları satın alabiliyoruz… O yüzden her yerde bolca anı bırakmak istiyorum. Ve bunu her insanın yapmasını istiyorum. Seni bu anıyla baş başa bırakıyorum ve kucak dolusu düşüncelerimi gönderiyorum. Bir dahaki yazıya kadar sağlıcakla!

(Hikayeyi Ayraç’lı kısmın hemen üzerine bıraktım, tek tık uzağında!)