3 Mart 2015 Salı

Bir Küçük Temmuz Hikayesi


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!
Şimdi ben buraya neden geldim? Niçin geldim? Nasıl geldim? Bunu izaha gerek yok... Yine bir yaşanmışlık koydum cebime geldim. Bu sabah uyandığımda tek cümle aklımda "sevilmemekten değil, sevememekten kork" diye ne kadar haklı kafa radyom.

Aylar yıllar önce internette tık tıkı açarken oraya buraya tıklarken karşılaştığım bir hikayeyi anlatmaya geldim bugün. Hatta ödevlerimde kullandığım Soner Yalçın'ın 2007 tarihli bir yazısından harmanlayarak hazırlıyorum, hazırlamaktayım, hazırlayacağım.

Toplumcu Gerçekçi Şair sevdalım Hasan Hüseyin Korkmazgil'i bilmeyeniniz yoktur sanıyorum, varsa da panik yapmasın hemen öğrenecek... Şuraya kısaca bir özgeçmişini bırakıyorum ilgilenenler için.

Fakat bugün ben size ne şiirinden bahsedeceğim Korkmazgil'in ne de yazılarından, ne öğretmenliğinden, ne grev sözcülüğünden. Aşkını anlatacağım Korkmazgil'in. Bir ölümle hayat bulan aşkından. Daha doğrusu Kormazgil'i bulan bir aşktan...

Tarih 3 Haziran 63. Yer Moskava. Büyük Türk şairi 'vatan haini' Nazım Hikmet Ran, ülkesinden kilometrelerce uzakta derin bir uykuya dalıyor. Onun uykusu uzak düştüğü yurdunda birini uyandırmaya yetiyor.

Azime Karabulut, 30 yaşında edebiyat öğretmeni, Uşak Lisesi'nde. Eşi Hulusi ilköğretim müfettişi mesleği gereği evinden uzakta. İki çocukları var Hulusi ve Azime'nin. Ufuk ve Barış. Oğulları Ufuk 4 yaşında, kızları Barış 2 yaşında.

Mekan değişiyor birden, Moskova'dan Uşak'a çevriliyor gözlerimiz. 1963 yılında bir akşamüstü Azime çocukları yatırdıktan sonra radyoyu açtı, kanalları çevirirken birden durdu. Başta idrak edememiş gibi oldu. Dumura uğradı. Sonra duyduğu kelimeleri anlamlandırdı kafasında. Bir şey ifade etmeyen harflerden oluşan cümleler artık bir şeyler ifade eder olmuştu.

"Büyük Türk Şairi Nazım Hikmet Ran öldü."


Kim bilir kaç kez tekrarlandı bu cümle kafasında. Uykudan uyanır gibi oldu kalktı balkona çıktı. Çocukluğunun  yasaklı şairi, en sevdiği şair gitmişti işte. Tanışmasaydı, göremeseydi de onun bir yerlerde yaşıyor oluşunu bilmek bile güven veriyordu Azime'ye. Oysa artık yoktu. Yaslandığı güven duvarı yıkıldı Azime'nin.  O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi aklına: Hasan Hüseyin.

Bir telaş sardı yüreğini. Nazım'a yapılanlar Hasan Hüseyin'inde başına gelebilirdi. Kendi kendine "Tanımalıyım bu şairi" dedi. 3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gecede iki büyük şairin şiirlerini okudu. Güneş doğarken kızının sesiyle kendine geldi. O gün okula gitti, geldi. Eve dönerken iyice kafasına koymuştu Hasan Hüseyin'i tanımayı. 4 Haziran gecesi Barış ve Ufuk'u yanına alıp düştü Ankara yoluna. 5 Haziran sabahı Ankara'daydı. Hasan Hüseyin'i Türkiye İşçi Partililer Genel Merkezinde bulabileceğini düşünerek kısa bir araştırma dahilinde Genel Merkeze gitti. Heyecan içinde ve meraklıydı. Partililer karşılaştıkları bu manzara karşısında biraz şaşırdılar. Şairin nerede olduğunu bilmediklerini ve son zamanlarda da uğramadığını söylediler.

Azime bunun haklı üzüntüsüyle genel merkezden tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaştı. Çiftler, Hasan Hüseyin'in iki hafta önce Ankara'dan ayrıldığını ne zaman döneceğini bilmediğini söyledi Azime'ye. Bu karşılaşma Azime'nin hayatında bir dönüm noktası olacaktı. Henüz farkında değildi ama. Azime,tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

Günler günleri kovadı. Temmuz ayının sonu baharla geldi Azime'nin kapısına. Hasan Hüseyin'den yaklaşık beş sayfalık bir mektup vardı. Merhabalarla başlayıp derin bir iç döküşle devam ediyordu

"Azime Karabulut merhaba!" 

Azime şaşırmıştı mektubu alınca. Ne yapacağını bilemedi bir süre. Hemen yanıt yazıp, çocukları ile çekilmiş bir fotoğrafını ekleyerek postaladı mektubunu. Hasan Hüseyin'de bir fotoğraf göndermişti sadece yazılarından tanıdığı bu adamın ilk defa yüzünü görüyordu Azime. 

Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu. Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı. Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

"Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azime'm diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

İtiraflar, büyük sevgiler, geride bırakacağı, yanına alacağı o kadar çok şeyi vardı ki Azime'nin... Atla gel diyordu şair. Gel beraber bir hayat kuralım. çocuklarını da al gel. Gitmek kolay mıydı hemen öylece? 2 çocuğu vardı, ailesi, akrabaları vardı, geride bırakacağı bir eşi vardı. Kaybetmek istemediği sevgiler vardı. Başta ailesine açtı konuyu. Kardeşleri ne olursa olsun yanında olacaklarını söyleyerek, desteklerdiler ettiler Azime'yi. Annesi ise Azime'nin yüreklenmesine sebep olacak o cümleyi söyledi: "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur, git kızım" 

Hemen koşup gidip telgraf çekti Korkmazgil'e, "Geliyoruz." 



17 Ağustos 1963. Yer Ankara Tren İstasyonu. Çocuklar annelerinin içindeki yangından habersiz öyle sevinçliler ki Ankara'ya tekrar geldikleri için. İlk Azime gördü sevdiceğini, gri gür saçlı, enerjik yüzüyle boylu boslu incecik bir adamdı, utandı. Telaşlanıp iki elini sallamaya başladı. Göz göze geldiler. Trenden inip bir lokantada oturup sohbet ettiler, o gün Hasan Hüseyin, Azime ve çocuklara Ankara'yı gezdirip bir otele yerleştirdi. O kısa ziyarette birbirlerini tanımaya çalıştılar. 

Sonra Azime Uşak'a döndü. Zorlu bir şekilde eşinden boşandı. Zaten çevrede  edebiyat öğretmeninin solcu şairle yaşadığı aşk büyük yankı uyandırmıştı.  Bu zor günlerde Azime'nin Barış'ın ve Ufuk'un hayatını değiştirecek teklif geldi. Hasan Hüseyin 10 Haziran 1964 günü Azime'ye evlenme teklifi etti. Azime mektubun geldiği günün gecesi çocuklarıyla beraber Ankara'nın yolunu tuttu. Ve aşk dolu bir dünyaya adımını attı.  11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğunda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu. 

Ekstra: Hasan Hüseyin bir şiirinde der ki "Bir oğlum olacak adı Temmuz, öfkede benden fırtına, sevgide deniz." Aynı dediği gibi Temmuz isimli bir oğlu oldu.

İşte böyle Azime ile Hasan Hüseyin'in tertemiz hikayesi. Doğru mudur dersen, bir kere geldiğimiz bu dünyada, benim için doğrudur. Bazen gitmesi gerekir insanların. Bazıları vefasızlık der Azime'nin yaptığına bence öyle değil. Bir kere geldiğimiz şu dünyada bırakın yanlış bile olsa Azime'nin yanlışı olsun ki bence en doğrusuydu Azime'nin yaptığı. 

Son olarak da hepinize Azime'li Temmuz Bildirisinden bir bölüm paylaşıyor ve bugünlük de paydos ediyorum. Hatalarım varsa affola. Düşüncelerini de aşağı yorum olarak bırakırsan sevirim sevgili takipçi aday adayım! Bir daha ki yazıda görüşmek üzere... 

"...Badem çiçek açar gibi geldin, düşte sever gibi geldin ey kavgabiçim yepyeni bir düzendi gelişin..."

6 yorum:

  1. çok güzel bir blog, tema'nıda beğendim tebrikler...

    YanıtlaSil
  2. "İnsanın başına kar da yağar, boran da savurur git kızım."
    Buz gibi Moskova'dan sevgiler ve teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. @Deniz Tanrıöven Karanlık İstanbul'dan sevgiler, selamlar... Ne şanslısın Moskova'da yaşıyorsun :))

    YanıtlaSil
  4. Blog keşif etkinliğinden geldim, takipteyim, bana da beklerim
    http://meleginhediyeleri.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
  5. Bloguma hoşgeldin, takipteyim, güzel posttu ;)

    YanıtlaSil

söyleyeceklerin benim için çok önemli, unutma!