3 Mart 2015 Salı

Bir Küçük Temmuz Hikayesi


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!
Şimdi ben buraya neden geldim? Niçin geldim? Nasıl geldim? Bunu izaha gerek yok... Yine bir yaşanmışlık koydum cebime geldim. Bu sabah uyandığımda tek cümle aklımda "sevilmemekten değil, sevememekten kork" diye ne kadar haklı kafa radyom.

Aylar yıllar önce internette tık tıkı açarken oraya buraya tıklarken karşılaştığım bir hikayeyi anlatmaya geldim bugün. Hatta ödevlerimde kullandığım Soner Yalçın'ın 2007 tarihli bir yazısından harmanlayarak hazırlıyorum, hazırlamaktayım, hazırlayacağım.

Toplumcu Gerçekçi Şair sevdalım Hasan Hüseyin Korkmazgil'i bilmeyeniniz yoktur sanıyorum, varsa da panik yapmasın hemen öğrenecek... Şuraya kısaca bir özgeçmişini bırakıyorum ilgilenenler için.

Fakat bugün ben size ne şiirinden bahsedeceğim Korkmazgil'in ne de yazılarından, ne öğretmenliğinden, ne grev sözcülüğünden. Aşkını anlatacağım Korkmazgil'in. Bir ölümle hayat bulan aşkından. Daha doğrusu Kormazgil'i bulan bir aşktan...

Tarih 3 Haziran 63. Yer Moskava. Büyük Türk şairi 'vatan haini' Nazım Hikmet Ran, ülkesinden kilometrelerce uzakta derin bir uykuya dalıyor. Onun uykusu uzak düştüğü yurdunda birini uyandırmaya yetiyor.

Azime Karabulut, 30 yaşında edebiyat öğretmeni, Uşak Lisesi'nde. Eşi Hulusi ilköğretim müfettişi mesleği gereği evinden uzakta. İki çocukları var Hulusi ve Azime'nin. Ufuk ve Barış. Oğulları Ufuk 4 yaşında, kızları Barış 2 yaşında.

Mekan değişiyor birden, Moskova'dan Uşak'a çevriliyor gözlerimiz. 1963 yılında bir akşamüstü Azime çocukları yatırdıktan sonra radyoyu açtı, kanalları çevirirken birden durdu. Başta idrak edememiş gibi oldu. Dumura uğradı. Sonra duyduğu kelimeleri anlamlandırdı kafasında. Bir şey ifade etmeyen harflerden oluşan cümleler artık bir şeyler ifade eder olmuştu.

"Büyük Türk Şairi Nazım Hikmet Ran öldü."


Kim bilir kaç kez tekrarlandı bu cümle kafasında. Uykudan uyanır gibi oldu kalktı balkona çıktı. Çocukluğunun  yasaklı şairi, en sevdiği şair gitmişti işte. Tanışmasaydı, göremeseydi de onun bir yerlerde yaşıyor oluşunu bilmek bile güven veriyordu Azime'ye. Oysa artık yoktu. Yaslandığı güven duvarı yıkıldı Azime'nin.  O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi aklına: Hasan Hüseyin.

Bir telaş sardı yüreğini. Nazım'a yapılanlar Hasan Hüseyin'inde başına gelebilirdi. Kendi kendine "Tanımalıyım bu şairi" dedi. 3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gecede iki büyük şairin şiirlerini okudu. Güneş doğarken kızının sesiyle kendine geldi. O gün okula gitti, geldi. Eve dönerken iyice kafasına koymuştu Hasan Hüseyin'i tanımayı. 4 Haziran gecesi Barış ve Ufuk'u yanına alıp düştü Ankara yoluna. 5 Haziran sabahı Ankara'daydı. Hasan Hüseyin'i Türkiye İşçi Partililer Genel Merkezinde bulabileceğini düşünerek kısa bir araştırma dahilinde Genel Merkeze gitti. Heyecan içinde ve meraklıydı. Partililer karşılaştıkları bu manzara karşısında biraz şaşırdılar. Şairin nerede olduğunu bilmediklerini ve son zamanlarda da uğramadığını söylediler.

Azime bunun haklı üzüntüsüyle genel merkezden tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaştı. Çiftler, Hasan Hüseyin'in iki hafta önce Ankara'dan ayrıldığını ne zaman döneceğini bilmediğini söyledi Azime'ye. Bu karşılaşma Azime'nin hayatında bir dönüm noktası olacaktı. Henüz farkında değildi ama. Azime,tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

Günler günleri kovadı. Temmuz ayının sonu baharla geldi Azime'nin kapısına. Hasan Hüseyin'den yaklaşık beş sayfalık bir mektup vardı. Merhabalarla başlayıp derin bir iç döküşle devam ediyordu

"Azime Karabulut merhaba!" 

Azime şaşırmıştı mektubu alınca. Ne yapacağını bilemedi bir süre. Hemen yanıt yazıp, çocukları ile çekilmiş bir fotoğrafını ekleyerek postaladı mektubunu. Hasan Hüseyin'de bir fotoğraf göndermişti sadece yazılarından tanıdığı bu adamın ilk defa yüzünü görüyordu Azime. 

Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu. Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı. Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

"Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azime'm diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

İtiraflar, büyük sevgiler, geride bırakacağı, yanına alacağı o kadar çok şeyi vardı ki Azime'nin... Atla gel diyordu şair. Gel beraber bir hayat kuralım. çocuklarını da al gel. Gitmek kolay mıydı hemen öylece? 2 çocuğu vardı, ailesi, akrabaları vardı, geride bırakacağı bir eşi vardı. Kaybetmek istemediği sevgiler vardı. Başta ailesine açtı konuyu. Kardeşleri ne olursa olsun yanında olacaklarını söyleyerek, desteklerdiler ettiler Azime'yi. Annesi ise Azime'nin yüreklenmesine sebep olacak o cümleyi söyledi: "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur, git kızım" 

Hemen koşup gidip telgraf çekti Korkmazgil'e, "Geliyoruz." 



17 Ağustos 1963. Yer Ankara Tren İstasyonu. Çocuklar annelerinin içindeki yangından habersiz öyle sevinçliler ki Ankara'ya tekrar geldikleri için. İlk Azime gördü sevdiceğini, gri gür saçlı, enerjik yüzüyle boylu boslu incecik bir adamdı, utandı. Telaşlanıp iki elini sallamaya başladı. Göz göze geldiler. Trenden inip bir lokantada oturup sohbet ettiler, o gün Hasan Hüseyin, Azime ve çocuklara Ankara'yı gezdirip bir otele yerleştirdi. O kısa ziyarette birbirlerini tanımaya çalıştılar. 

Sonra Azime Uşak'a döndü. Zorlu bir şekilde eşinden boşandı. Zaten çevrede  edebiyat öğretmeninin solcu şairle yaşadığı aşk büyük yankı uyandırmıştı.  Bu zor günlerde Azime'nin Barış'ın ve Ufuk'un hayatını değiştirecek teklif geldi. Hasan Hüseyin 10 Haziran 1964 günü Azime'ye evlenme teklifi etti. Azime mektubun geldiği günün gecesi çocuklarıyla beraber Ankara'nın yolunu tuttu. Ve aşk dolu bir dünyaya adımını attı.  11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğunda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu. 

Ekstra: Hasan Hüseyin bir şiirinde der ki "Bir oğlum olacak adı Temmuz, öfkede benden fırtına, sevgide deniz." Aynı dediği gibi Temmuz isimli bir oğlu oldu.

İşte böyle Azime ile Hasan Hüseyin'in tertemiz hikayesi. Doğru mudur dersen, bir kere geldiğimiz bu dünyada, benim için doğrudur. Bazen gitmesi gerekir insanların. Bazıları vefasızlık der Azime'nin yaptığına bence öyle değil. Bir kere geldiğimiz şu dünyada bırakın yanlış bile olsa Azime'nin yanlışı olsun ki bence en doğrusuydu Azime'nin yaptığı. 

Son olarak da hepinize Azime'li Temmuz Bildirisinden bir bölüm paylaşıyor ve bugünlük de paydos ediyorum. Hatalarım varsa affola. Düşüncelerini de aşağı yorum olarak bırakırsan sevirim sevgili takipçi aday adayım! Bir daha ki yazıda görüşmek üzere... 

"...Badem çiçek açar gibi geldin, düşte sever gibi geldin ey kavgabiçim yepyeni bir düzendi gelişin..."

25 Şubat 2015 Çarşamba

Korku Ülkeleri ve Minik Fik



Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

Kendimi çok yüksek bir binadan atmış da ölmemiş gibiyim. Ölmeyi başaramadığım gibi bir sürü kırık çıkıkla çarpı iki kere acıları çoğaltmış gibiyim. Ah şu mecazen ölmeler!

Nasılsın? Yine çok ara vermeden yazmak istedim ama ne mümkün? Öyle zamanlar oluyor ki bloga yazı yazmayı geç, nefes almayı bile çok görüyorum kendime. Son 2 hafta içinde Özgecan’dan beri bir türlü toparlayamadım kendimi. Yazmak istedim Özgecan için, vahşice katledilen tüm kadınlar için… Ama ne mümkün yazamadım! Ne yazısını yazabilirim, ne konuşabilirim gibi geldi başta.  Günlerce normal hayatıma devam ettim ama aklıma o kızın o dolmuşun ters yöne gittiğini anladığı andaki korkusu geldikçe çıldırdım.  Dünya üzerinde  insan diye tanımladığımız tuhaf yaratıkların birbirine bu kadar vahşice davranabilmesi beni ürküttü.  Bu kadar sevgisiz olabilmemiz canımı acıttı. Birbirimizi üzmekten, birbirimizin canını yakmaktan kaçınmıyoruz ve hiçbir caydırıcı ceza da frenlemiyor kimseyi. Amacım y kromozomuna sahip olan bireyleri yermek, ölsünler gebersinler demek değil. Kadına şiddete nasıl karşıysam, erkeğe şiddete de karşıyım. Hayvanlardan ayırt edici özelliği akıl olan bir türün birbirine sevgisizliğine karşıyım. Sevmeyi ve sevilmeyi öğrenemeyeşimize karşıyım.

Korku ülkesi olduk artık biz. Sokağa çıktığımızda insanların yüzüne ‘bana zarar verir mi acaba?’ diye bakıyoruz. Birbirimizden delicesine korkuyoruz. Paranoyak olmanın ölmüş olmaktan daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Aynı duvarda duran yamuk tablo gibi, onun yamuk durması bizi rahatsız ediyor. Düzeltelim diyoruz. Düzeltmeye de boyumuz yetişmiyor. Zıplıyoruz hopluyoruz olmuyor hala yamuk. Tek adım bile kıpırdamıyor yerinden. Tablonun tam altında kafamızı ellerimizin arasına alarak oturuyoruz bir süre. Ağlamak istiyoruz ama o kadar kurumuş ki içimiz tek damla gelmiyor gözlerimizden. Bitsin diyoruz artık bitsin. Her şey bitsin. Daha fazla katlanamadığımızı düşünüyoruz ama bitmiyor. Bitmiyor.  

Zaman geçecek, belki çok uzun bir zaman olacak, sanıyorum biz görmeyeceğiz. Çok uzun bir zaman dilimi olacak. Uzunluğunu kestiremiyorum ama tüm bunların bir sonu olacak eminim. Sabahattin Ali der ki “Yeryüzünde hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun sonsuz değildir.” Elbet güneşe hasret günler de bitecek. Bunun bilinciyle tutunuyorum hayata. İleride çocuklar yeşil, sevgi dolu bir dünyada yaşayacak. Bu yüzden ütopyalar güzeldir!

Tüm bu içimdekileri elimin tersiyle siliyor zamanlar önce yazdığım bir postu revize ediyorum. Bakın şimdi ne oldu!! İşte aylar önce verdiğim güzel fik’in şimdiki hali! Hatırlamayanlar için şu fik fik. Benim zaman içinde odada sürekli yeri değişen, sürekli yenilediğim, artık delik deşik ettiğim panom… Oradan buradan kırptığım çıktısını aldığım zaman zaman benim yazdığım sabahları gözümü açtığım güzeller güzeli panom.  Ve sizlere diyorum ki bir karakter oluşturabilmek için bir yerlerden bir şeyler kırpıp aklınıza yazmanız gerek. Bu dediğim bir pano oluşturmak içinde geçerli tabi…  Eğer siz de bu fik’i uyguladıysanız ya da bu fik’i geliştirebildiyseniz aşağıya yazın. Merakla bekliyor olacağım. 


Aslında daha yeni fikirler geliyor aklıma ama azıcık zaman var, birazda deneyimlemem gerek ki bilgide yanlışımız olmasın. Sonrada size “bu fik çok güzel gelsenize” derim belki. Kim bilir o zamana kadar sağlıcakla!

                                                                                       

12 Şubat 2015 Perşembe

Bir Küçük "Mona Roza" Hikayesi


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

Yine bir süredir yazmıyorum yokum, neden yokum bir fikrim yok. Aslında sabun köpüğü şeyler yazıp beyninizi doldurmak istemediğimden sanırım. Özenle düşünüyorum acaba ne yazsam diye, fikir alıyorum fikir veriyorum. Sonra bu şekilde günlerim geçerken size yeniden yepyeni olmayan bir hikaye getirdim. Yeni değil ama belki haberi olmayan bir sen için yepyeni bir hikaye olur diye düşündüm.

Yine çok sevdiğim bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Bu hikayeyi yazmayı düşünürken bir kamuoyu araştırması yaptım. 10 kişiye sordum bir popüler "hayır bilmiyorum" cevabını aldım. Sonra geldim oturdum bilgisayarın başına.
 
"Mona Roza siyah güler ak güller..."
 diye hikayeme başlayarak girizgahı sonlandırmak istiyorum. 

Evet bu suarede sizlere Sezai Karakoç'un aşkını derleyip anlatacağım. Bu hikaye doğru mudur bilinmez, bu konuyla ilgili tüm yazılar bir rivayete göre diye başlıyor.  Bense hepsinin arasında bu anlatacağım hikayeye inandım. Hikayeyle ilgili kimse gerçeğin ne olduğunu bilmiyor. Hiçbir babayiğitte sorup öğrenemiyor bu gizli sevdayı. Anlayacağın sevgili takipçi aday adayım bu aşk bir giz olup kalıyor iki yürek arasında. Öyleyse bende başlıyorum hikayeye…

Bir rivayete Sezai Karakoç 1950’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanıyor. Okuluna başlıyor gidiyor geliyor. Fakat günler sonra dersler devam ederken gönlünü bir muhacir kızına kaptırıyor. Kıza açılamıyor da, reddedilmekten  korkuyor belli ki… Ve ucu bucağı olmayan bir sevdaya sürükleniyor. 4 yıl boyunca içinde büyütüyor aşkını.  Ee 4 yıl olmuş, mezuniyet heyecanı sarıyor Ankara Üniversitesini. Bir mezuniyet gecesi düzenleniyor okulda. (Benim gibi güzel organizasyon yapabileceklerini sanmıyorum ama…) Asıl hikaye, ipin inceldiği yerden kopması bu gecede gerçekleşiyor. Arkadaşları tarafından bilinen şiir tutkusu Karakoç’u kürsüye sürüklüyor. İsmi anons ediliyor ve ağır adımlarla çıkıyor Karakoç kürsüye. Onca kişinin arasında gözleri sevdiceğini, gönlünde yer alamadığı kusursuz sevdasını arıyor… Ve neden sonra başlıyor şiirini okumaya… 

“Mona roza siyah güler ak güller
  Geyve’nin gülleri beyaz yatak
  Kanadı kırık kuş merhamet ister
  Ah senin yüzünden kana batacak
  Mona roza siyah güller ak güller…”

Şiir bitene kadar çıt çıkmıyor salondan. Oysa Karakoç sevdiğinin gözlerine bakarak okuyor şiirini.
Son kıta da salondan uğultular yükseliyor, herkes bu şanslı kızın kim olduğunu merak ediyor. Böyle bir aşkı nasıl keşfedemediğine hayret ediyor. Kız arka sıralardan sıyrılıp kürsüye yaklaşıyor ve bağırarak "Seni kabul ediyorum" diyor. Tam bu sırada gurur aşkın önüne geçiyor ve Sezai Karakoç “Ben seni kabul etmiyorum” diyerek arkasını dönüp gidiyor. Ne kadar yürekten söylediği merak konusu tabi. Delikanlı şair Sezai Karakoç, o günden sonra bir daha kızı görmüyor. Belki kıza ulaşınca hevesi kaçtı bilinmez, şairde olsa insan sonuçta. Ademoğlu vefasız...


İşte bu uğruna şiir yazılan, Karakoç’u deli divane kızın ismi Muazzez Akkaya.  Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğinizde "Muazzez Akkaya’m" çıkar. Hatta ünlü şairin bu kız için yazılmış başka şiirleri de var.
İç geçirdiğini duyar gibiyim. Şiirin tamamının linkini buraya bırakıyorum. Tam yamacına da güzel bir seslendirilişini. Asıl tüm bunun aksine Muazzez şiiri duyduğunda ne yaptı, ben bunu merak ederim en çok. Sizin isminize hiç yazıldı mı, bilemeyiz ki ismine şiir yazılan kadınların neler hissettiğini.

İşte böyle Muazzez ile Sezai’nin inanmak istediğim hikayesi. Eğer ikisine dair bir şeyler biliyorsan benimle paylaş. Çünkü merak ederim bilirsin. Bir daha ki yazıya kadar sağlıcakla! Kendine iyi bak…

15 Ocak 2015 Perşembe

Online Film Geceleri #1 Schindler List


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

      Yepyeni bir işbirliğiyle karşınıza koştum geldiim. Aslında birazdan anlatacağım olay tamamen spontane gelişti, engel olamadım. Şöyle ki benim saygıdeğer, sanattan anlayan arkadaşım sevgili Alihan Kaya ile birlikte yaptığımız film gecelerini bloga taşıyalım dedik. Yani o dedi bende onay verdim ve oturdum bilgisayarımın başına.

      Öncelikle söylemeliyim ki bu bir film tanıtma yazısı değil, filmi yorumlama -bizim filmden ne anladığımızla ilgili- bir yazı. O yüzden izlemeyen arkadaşlar izledikten sonra okursa daha iyi olur. Sonra aman efendim spoiler verdin, aman ben o filmi izleyecektim olmasın.
       İlk filmimizin adı Schindler's List (Schindler'in Listesi) 1993 ABD yapımı bir film. Yönetmenliğini Steven Spielberg üstleniyor. Kısaca şöyle özetleyebiliriz filmin konusunu;
2. Dünya Savaşı yıllarının Nazi Almanya'sında girişimci bir Alman Oskar Schindler, askeriye için metal kaplar üreten bir fabrika kurar ve bu iş için sermayeyi ve iş gücünü Yahudiler üzerinden sağlar. İlerleyen zamanda Yahudiler'in gördüğü baskıyı içine sindiremeyen Schindler, onları kurtarmak için uzunca bir liste yapar.
Atlamadan söyleyeyim Thomas Keneally'nin Schindler'in Gemisi adlı kitabından uyarlama ayrıca. Anlayacağın yaşanmış olaylardan baz alınarak yapılmış bir film. Kitap uyarlaması da olsa neticede bu 'şeyler' yaşanmış, böyle olması daha çok can yakıyor belkide. Filmi izlerken 'insan insana bunu yapar mı?' diye sık sık sorguladık Alihan ile birbirimizi.



Schindler'in Listesi 1993 senesinde 12 akademi ödülüne aday gösteriliyor ve 7'sini kapıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse film bizim ağzımızda buruk bir tat bıraktı.

Filmde altı çizilecek çok sahne var. Hangisinin daha iyi olduğuna kesinlikle karar veremedim. Ama özellikle altını çizdiğim bir sahne vardı ki teknik açıdan çok beğendiğim bir sahneydi. Tam olarak timecode’unu söyleyemem ama Nazi askerlerinin Yahudi evlerini bastığı bir sahnede bir Yahudi'nin öldürüldüğünü piyanonun üzerine düşünden anlıyoruz. Sonra bir diğer asker piyano çalmaya başlıyor ve bunu dinleyen askerler “Bach or Mozart?” diye tartışıyor. Anlamakta zorladığım şey ise bir yanda bir insanın ruhu bedeninden ayrılırken, hayalleri umutları yok olurken bir insan nasıl bu kadar kayıtsız olabilir? Hadi tamam onu geçtim, klasik müziği dinlerken sanatçı ayrımı yapabilecek kadar bilgi sahibi olan insanlar nasıl olur da yine olanlara bu kadar kayıtsız kalabilir, şaşkınlığımı gizleyemiyorum doğrusu.

İkinci bir en bulduğum sahne ise Yahudiler evlerinin basılacağını anladıkları zaman. Evin büyüğü (evin annesi) çocuklarına kolyesinin pırlantalarını yediriyor. Yani demek oluyor ki eğer ayrı düşerlerse eğer biri sağ kalabilirse en azından bir süre geçinebilmesi için değerli bir eşyaya sahip oluyor. Çaresizlik daha nasıl anlatılabilir, daha nasıl beyaz perdeye yansıtılabilir kesinlikle bilmiyorum.

Filmin müziklerini gerek Alihan gerek ben ikimizde çok çok çok beğendik. Film 93 yapımı olmasına rağmen siyah beyaz çekilmiş bir film, aslında renkli bir versiyonu daha var ama biz siyah beyazı tercih ettik. Belki eski filmlere olan hayranlığımızdandır. Hani bu minvalde düşününce kamera açılarının, kadrajların, geçişlerin bu kadar profesyonelce olması çokta şaşırtıcı değil. Çok ince düşünülmüş ve film bittikten sonra bile kendini düşündürecek, etkisini uzun süre yitiremeyeceğiniz bir film.

Eveeet biz izlerken bunları düşündük. Sende neler düşündün, neler hissettin, en çok neyi sevdin, kendine dair ne buldun benimle paylaş. Buraya kısaca yazdım sen gel uzunca konuşalım. Ben sinema eleştirmeni değilim sadece film izlemeyi, izlediklerimin hakkında konuşmayı seviyorum hatalarım varsa affola. Bir dahaki yazıya kadar sağlıcaklaaa!



25 Aralık 2014 Perşembe

Komşuda takipleşilir, bize de hediye düşer... (belki)


Merhaba sevgili takipçi aday adayıım!
Buralara geldim geleli ilk kez blogspot ailesinin bir parçası olduğumu hissedebildiğim bir etkinlikle karşınızdayım..

Kırık Şemsiye bir etkinlik düzenlemiş demiş ki hem birbirimizi tanıyalım, hemde çekiliş olsun. Sonra da  tutmuş bu gönderiyi hazırlamış...

Ben de derim ki bir bakın, kendiniz gibi bloggerlar ile tanışın... Ne kaybedersiniz ki?

Bir daha ki yazıya kadar sağlıcakla!

24 Aralık 2014 Çarşamba

yazmalı mı, yazmamalı mı?


 

Merhabaaa sevgili takipçi aday adayıım!!

Nasılsın? İyisin iyi. Bak iyi değilsen bile kocaman enerji gönderiyorum sana, iyi ol diye.

Yine yazmakla yazmamak arasında gidip gidip geldiğim, 'dur bir başlayayım da devamı gelirse yayınlarım' diye düşündüğüm bir yazıya başladım. (Eğer yayınlanmışsa bil ki devamı gelmiş.)

İnsanın karşısına ne zaman ne geleceği hiç belli olmuyor. Hiç olmuyor hemde. Okuyacağım kitapları bu mantıkla seçiyorum. Eğer bir kitap sizi içine almazsa mümkün değil o kitabın olamazsınız. Kitap sizin dünyanıza girmez, siz onun dünyasına girersiniz diyeceğim.

Eee ben böyle dururken birden bir kitap buldu beni. Arkadaşımın bir ödevi var, hiç zamanı yok ama. Bende ödevini onun yerine yapabileceğimi söyledim. Bu şekilde geldi buldu beni. Aslında doğruyu söylemek gerekirse beklentim düşüktü. Hatta kitabın abartıldığını bile düşünüyordum. İşte insan bazı şeyleri bilmeyince, ahkam kesmesi kolay oluyor. Ve bende yanlış yapıp bilgim olmadığı konuda fikir beyan ettim. (Yanlış bir şey yapmayın.)

Bu arada kitabın ismini söylemedim, sende hatırlatmadın... Teşekkürlerr... Bu nasıl okumak? Nerenle okuyorsun... Kitap Antoine De Saint-Exupery'nin Küçük Prens'i.  Kitap hakkında çok yorum yapmayacağım, güzel bir kitaptı. Herkesin anlayabileceği ama herkesin hissedemeyeceği bir kitap. Ben hissedebildiğimi düşünüyorum.

95 Sayfalık bir kitap evden Ayazağa'ya gidene kadar bitiyor. Bitmesin istedim ama merakımın önüne geçemedim. Hatta ben kitabı okurken çok güzel bir insanla tanıştım. Hani sevmeniz için tanımanızın gerekmediği türden bir insanla. Neyse bu çok güzel bir hikaye, anlatmayacağım ama. Bu yazıyı sırf onun içinde yazdım diyebilirim.

Kitabın sözlerini eminim ki sende internetten oradan buradan görmüşsündür. Ben bazı şeyleri biliyordum. Hani aslında çok derin olan, saatlerce hakkında düşünebileceğim şeylerin bu kadar basit anlatılması hoşuma gitti. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu söyleyemem. Yaşarken hakkında düşünülmesi gerek. Resimli bir kitap, kitabın resimleri kitabı yazan Antoine Abi yapmış. Saatlerce bakabilirim resimlerine. Hatta son sayfada olan resmin fotokopisini çektirip meşhur panoya asabilirim... (Sağdaki resim) Yaparım bilirsin...

Tek sorun kitapta gereğinden fazla imla hatası yapılması, bir çocuk kitabında bu kadar hatanın olması beni yıldırdı, sonuçta bir çocuğun bu kadar hatalı bir yazını okuması hoş değil.

Azıcıkta altı çizdiğim benim hakkında düşündüğüm, seninde düşünmeni istediğim birkaç satır başı paylaşıp, seni azad edeceğim sevgili takipçi aday adayım...
"Bir generale, bir deniz kuşuna dönüşmesini buyursam, generalde buna itaat etmese, bu generalin kabahati sayılmaz. Benim kabahatim sayılır."
Küçük Prens'in ilk gittiği gezengende tanıştığı Kral'ın hep söylediği sözler bunlar. Üzerine hala düşünüyorum.
"Önce, az ötemde oturacaksın, şöyle otların üzerine... Ben sana göz ucuyla bakacağım; ama sen hiçbir şey demeyeceksin.Dil bütün yanlış anlaşılmaların kaynağıdır. Ama her gün biraz daha yakınıma oturmalısın..."
Buda Dünya'ya gelen Küçük Prens'in karşılaştığı Tilki'nin sözlerinden bir kesit. Tilki Küçük Prens'e kendisini nasıl evcilleştireceğine dair yapacaklarını söylüyor. Ama Tilki unutuyor ki  bir şeyi evcilleştirdin mi, sorumluluğu sana ait olur. O yüzden kimseyi evcilleştirmemeye dikkat edin. Evcilleştirirseniz de Küçük Prens gibi bırakıp gitmeyin.

Böyleydi işte. Benim aklımı baya kurcalayan cümleler bunlardı. Azıcık sende düşün bunlar üzerine. Hatta bir adım daha ileri git ve kitabı okumadıysan oku. Okuduktan sonra daha iyi anlayacaksın bu yazıyı. Arka pencerenden soracaksın kendine;
'koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi?'


Yazarken bunu dinledim. Düşündüklerini kesinlikle paylaş benimle. Bir daha ki yazıya kadar görüşmek üzere!!



19 Aralık 2014 Cuma

"Yüzyıllık Aşk"


Merhaba sevgili takipçi aday adayım!

Günaydın, nasılsın? Ben bomba gibiyim. Patlasam kurtulacağım ama patlayamıyorum o misal. Günler öncesinden dediğim gibi buraya bir yazı gelecek*'in ilk yazısını yazıyorum şimdi. Kurtuldum bazı şeylerden, geride bıraktım devam ediyorum.

Öncelikle sadık bir müzesever olarak müze adı duyduğum zaman istemsizce 'bende geleyim mi?' diyorum. Tabi ki birilerinin peşine kuyruk olup gidiyorum. Uzun bir süredir herhangi bir kültür etkinliğine katılmamıştım. Hatta en son gittiğim müzeyi bile hatırlamıyorum diyebilirim. Bu sefer ne zamandır duyduğumuz duyup da ertelediğimiz 'amaan gideriiz' dediğimiz ama bir türlü gidemediğimiz bir sergiye gittik kızçelerle. 


Evet, İstanbul Modern Sanat Müzesi'nde 25 Eylül'de başlayan Türk Sinemasının 100. yıl dönümüne ithafen hazırlanan Yüzyıllık Aşk Türkiye'de Sinema ve Seyirci İlişkisi sergisine gittik. Aslında sergiyi duyanlar bir yanılgıya düşebilir, sergi sadece Türk Sinemasının 100 yılında neler oldu gibisinden bilgi vermek amacıyla hazırlanmamış.(En azından ben öyle olduğunu düşünerek gitmiştim, cehaletin inanılmaz hafifliği…) Bu 100 yılda oluşan sinemanın oluşumundan bugününe, sinemayı yaşatan unsur olarak seyirciye odaklanarak sinemanın seyirciyle buluşma anlarına, bu buluşmanın yarattığı şaşırtıcı ve büyülü kolektif ve kişisel dünyalara yer veriyor.

Sahne tozu yutmuş insanlardan beyaz perdeye geçişi anlatarak başlıyor. Giderek ilerliyor zaman tünelinde. Afişler, dergiler, biletler, koleksiyonlar ve daha niceleri... İnsanın aklına gelebilecek bir sürü sevgi metası. Aslında bu sergiden benim anladığım aşkın sadece iki insan arasında olamayacağı. Bir insan bir karaktere de aşık olabilir, bir filme de, bir karakterin bir diğerine aşık oluşuna da aşık olabilir.


Müzenin en sevdiğim yanı intertaktif oluşu. Yer yer filmlerden kesitlere yer verilmiş. Sonra dergiler, mektuplar insanların ellerine bırakılmış. Yani sevgiyi hissedebileceğimiz, ona dokunabileceğimiz daha rahat, bilindik bir ortam sağlanmış. En mükemmeli de plaklı olan bölümüydü. İstediğiniz plağı seçip pikaba yerleştiriyorsunuz ve tatatataaam işte Zeki Müren...

Aslında bu yazıda çok ipucu vermemeye çalıştım. Sırf gidip görebilin diye ama kendimi tutamadım yine... 25 Eylül'de başlayan sergi 4 Ocak'ta bitiyor. Böyle saf sadece sevmek için sevilen, hiçbir şey beklenmeden oluşan bir 'aşk'ı herkesin görmesi, bunun hakkında konuşması gerekiyor bence.


Üstelik İstanbul Modern'de çok uzak, ters bir yerde değil tramvayda (T1) Tophane durağında inin ve ileriye Fındıklıya doğru yürüyün ya da Fındıklı'da inin Tophane durağına doğru geri geri yürüyün. Hayır geri geri değil geriye doğru...

Son olarak sergiden çok beğendiğim birkaç cümleyle bu yazıyı sonlandırıyorum. Bir daha ki yazıya kadar görüşmek üzere. Sağlıcakla!

“Dolayısıyla sinema mikrobu kapmamak olanaksızdır. Film sona erince herkesi garip bir hüzün sarar. Salondan ayrılanlar her gün ki dünyalarına dönmek için bazı uzun koridorlardan geçip başka bir kapıdan kendine özgü bir havası olan daracık sokaklara çıkarlar.”

Bir Küçük "Llorona" Hikayesi

Merhaba Sevgili Takipçilerim ve Aday Adaylarım!       Dünya’nın iyi insanlar hatırına döndüğü bu kötü günde herkese, dağlara, taşlara u...